Kalder'in 15 Nisan'da Bursa'da düzenliği "Yenileşim ve Gelecek Sempozyumu"nda Dr. Ekber Onuk ile birlikteydik. Her ikimizde güzel bir sunum yaptık. Benim için oldukça güzel bir tecrübe oldu.
Gazeteci-yazar Şafak Altun'un şimdiye kadar yayınlanmış kitap ve makaleleri hakkında kısa bilgiler bulabilir, kendisiyle irtibata geçebilirsiniz. safakaltun3@gmail.com
29 Nisan 2011 Cuma
18 Mart 2011 Cuma
29 Ekim 2010 Cuma
11 Ekim 2010 Pazartesi
Öncü Girişimciler - 11 Ekim 2010 Milliyet

Türkiye’nin ilkleri
Türkiye’de yaşamımıza giren ama üzerinde çok düşünmediğimiz bazı kurumlar ve firmaların ilk kuruluş yıllarına gitmek istiyorsanız, bu kitabı okuyun
GÜLDEN ÖKTEM
Türkiye’de ilk çikolata fabrikasını kim kurdu? İlk yerli ampul nasıl üretildi? İlk makarnayı kim üretti? İlk KOBİ’lerin temelleri nasıl atıldı? İlk kot pantolonu kim yaptı? İlk modern ilaç fabrikasını kim kurdu? Tüm bu soruların yanıtlarını, Şafak Altun’un Elma Yayınevi’nden çıkardığı “Öncü Girişimciler” kitabında buluyoruz. Yazar, kitabında Eti, Koç Holding, Eczacıbaşı, Hacı Şakir, Atatürk Orman Çiftliği, Tariş gibi Cumhuriyet’in ilk kurumlarının kuruluş hikâyelerine yer veriyor. Altun, Cumhuriyet dönemindeki krizlere rağmen ayakta kalmayı başaran, hepimizin adını bir şekilde bildiği, kendi alanında Türkiye’nin ilklerinden biri olma vasfını taşıyan kurumların serüvenlerini anlatıyor. “Öncü Girişimciler / Türkiye’nin ilkleri”nde kurumların fotoğrafları da var. İşte, bazı kurumların kısa öyküleri:Bomonti Bira Fabrikası:(Türkiye’de modern bira üretim tesisi)Adını İstanbul’un en eski semtlerinden birine de veren Bomonti bira fabrikası, Türkiye’de modern bira tekniğiyle imalata başlayan ilk bira üretim tesisi oldu. Sermayesi 2.5 milyon frank olan şirketin merkezi Cenevre’deydi ve Bomonti Bira, kuruluşundan kısa süre sonra ülke genelinde tekel haline geldi. Atatürk Orman Çiftliği:(İlk KOBİ’lerin temelleri)Tarımı kalkınmanın temel taşlarından biri olarak gören Atatürk, Ankara’ya modern bir çiftlik kurmaya karar verdi. Ağaç bile yetişmez denen yeri Atatürk kendi adına satın aldı. 1957’de ilk modern süt fabrikasının temellerinin atıldığı Atatürk Orman Çiftliği’nde modern ziraat ve hayvancılık teknikleri uygulanırken, kurulan örnek sanat atölyeleri ile (ilk KOBİ’ler) ilk sanayi kuruluşlarına kucak açan işlere imza atıldı. Uludağ Gazoz: (Yerli gazoz nasıl üretildi?)Bursa’nın simgelerinden olan Uludağ Gazoz’un hikâyesi 1877’de maden aramak için Bursa’ya gelen ve kimliği bilinmeyen bir Fransız madencinin krom ararken köylülerin yönlendirmesiyle ekşi bir su bulması ve bu suyun maden suyu olduğunu farketmesiyle başlar. Bu madencinin Saray’dan Talat Paşa, Fuat Bey ve Fuat Bey’in eniştesi Sıtkı Bey’le ortak olmasından sonra Keşiş Maden Suları, endüstriyel olarak ilk kez sişelenip satışa sunulur.SEKA: (İlk kâğıt fabrikası)1920’lerde kendi kâğıdını üretemeyen Türkiye’ye kâğıt, Orta Avrupa ülkelerinden döviz karşılığında getiriliyor, fabrikaların temsilcileri de bu işten komisyon alıyordu. İstanbul Darülfünun muallimlerinden Mehmet Ali Kâğıtçı, sanayinin kâğıt üzerine kurulu olması gerektiğini düşünüyordu. Kariyerinden vazgeçerek Almanya’ya giden Kâğıtçı, önceleri işçi olarak çalıştı, daha sonra da Fransa’ya geçerek kâğıt eğitimi aldı. Türkiye’ye döndüğünde kâğıt fabrikası kurmak isteyen Kâğıtçı’nın isteğine devlet önceleri sıcak bakmadı. Ancak, daha sonra Sümerbank’a bağlı olarak çalışması kararlaştırılan fabrikanın temeli 1934 yılında atıldı. 1936’da deneme üretimi yapılan İzmit Kâğıt Fabrikası’nda Türkiye’nin ilk kâğıdı üretildi. ETİ: (İlk hazır kızarmış ekmek Etimek)İsmini Hint uygarlığından alan Eti, 1961’de Firuz Kanatlı’nın kendi eliyle çizdiği ilk tesisinde kuruldu ve 1962’de Eskişehir’de üretimine başladı. İlk olarak Petit Beurre, Kremalı, Bademli gibi hepsi birer klasik olan lezzetleri piyasaya sundu. 1967’de Türk mühendislerin planlarıyla inşa edilen ilk otomatik bisküvi üretim tesisini kuran Eti, aynı yıl diğer klasik lezzet olan Eti Finger’ın üretimine başladı ve onu 1969’da Burçak izledi. 1976’da ilk bebe bisküvisi Cicibebe, 1978’de Türkiye’nin ilk hazır kızarmış ekmeği Etimek; 1980’de de kek Eti’nin üretimine başladığı ilklerden birkaçıdır.
Türkiye’de yaşamımıza giren ama üzerinde çok düşünmediğimiz bazı kurumlar ve firmaların ilk kuruluş yıllarına gitmek istiyorsanız, bu kitabı okuyun
GÜLDEN ÖKTEM
Türkiye’de ilk çikolata fabrikasını kim kurdu? İlk yerli ampul nasıl üretildi? İlk makarnayı kim üretti? İlk KOBİ’lerin temelleri nasıl atıldı? İlk kot pantolonu kim yaptı? İlk modern ilaç fabrikasını kim kurdu? Tüm bu soruların yanıtlarını, Şafak Altun’un Elma Yayınevi’nden çıkardığı “Öncü Girişimciler” kitabında buluyoruz. Yazar, kitabında Eti, Koç Holding, Eczacıbaşı, Hacı Şakir, Atatürk Orman Çiftliği, Tariş gibi Cumhuriyet’in ilk kurumlarının kuruluş hikâyelerine yer veriyor. Altun, Cumhuriyet dönemindeki krizlere rağmen ayakta kalmayı başaran, hepimizin adını bir şekilde bildiği, kendi alanında Türkiye’nin ilklerinden biri olma vasfını taşıyan kurumların serüvenlerini anlatıyor. “Öncü Girişimciler / Türkiye’nin ilkleri”nde kurumların fotoğrafları da var. İşte, bazı kurumların kısa öyküleri:Bomonti Bira Fabrikası:(Türkiye’de modern bira üretim tesisi)Adını İstanbul’un en eski semtlerinden birine de veren Bomonti bira fabrikası, Türkiye’de modern bira tekniğiyle imalata başlayan ilk bira üretim tesisi oldu. Sermayesi 2.5 milyon frank olan şirketin merkezi Cenevre’deydi ve Bomonti Bira, kuruluşundan kısa süre sonra ülke genelinde tekel haline geldi. Atatürk Orman Çiftliği:(İlk KOBİ’lerin temelleri)Tarımı kalkınmanın temel taşlarından biri olarak gören Atatürk, Ankara’ya modern bir çiftlik kurmaya karar verdi. Ağaç bile yetişmez denen yeri Atatürk kendi adına satın aldı. 1957’de ilk modern süt fabrikasının temellerinin atıldığı Atatürk Orman Çiftliği’nde modern ziraat ve hayvancılık teknikleri uygulanırken, kurulan örnek sanat atölyeleri ile (ilk KOBİ’ler) ilk sanayi kuruluşlarına kucak açan işlere imza atıldı. Uludağ Gazoz: (Yerli gazoz nasıl üretildi?)Bursa’nın simgelerinden olan Uludağ Gazoz’un hikâyesi 1877’de maden aramak için Bursa’ya gelen ve kimliği bilinmeyen bir Fransız madencinin krom ararken köylülerin yönlendirmesiyle ekşi bir su bulması ve bu suyun maden suyu olduğunu farketmesiyle başlar. Bu madencinin Saray’dan Talat Paşa, Fuat Bey ve Fuat Bey’in eniştesi Sıtkı Bey’le ortak olmasından sonra Keşiş Maden Suları, endüstriyel olarak ilk kez sişelenip satışa sunulur.SEKA: (İlk kâğıt fabrikası)1920’lerde kendi kâğıdını üretemeyen Türkiye’ye kâğıt, Orta Avrupa ülkelerinden döviz karşılığında getiriliyor, fabrikaların temsilcileri de bu işten komisyon alıyordu. İstanbul Darülfünun muallimlerinden Mehmet Ali Kâğıtçı, sanayinin kâğıt üzerine kurulu olması gerektiğini düşünüyordu. Kariyerinden vazgeçerek Almanya’ya giden Kâğıtçı, önceleri işçi olarak çalıştı, daha sonra da Fransa’ya geçerek kâğıt eğitimi aldı. Türkiye’ye döndüğünde kâğıt fabrikası kurmak isteyen Kâğıtçı’nın isteğine devlet önceleri sıcak bakmadı. Ancak, daha sonra Sümerbank’a bağlı olarak çalışması kararlaştırılan fabrikanın temeli 1934 yılında atıldı. 1936’da deneme üretimi yapılan İzmit Kâğıt Fabrikası’nda Türkiye’nin ilk kâğıdı üretildi. ETİ: (İlk hazır kızarmış ekmek Etimek)İsmini Hint uygarlığından alan Eti, 1961’de Firuz Kanatlı’nın kendi eliyle çizdiği ilk tesisinde kuruldu ve 1962’de Eskişehir’de üretimine başladı. İlk olarak Petit Beurre, Kremalı, Bademli gibi hepsi birer klasik olan lezzetleri piyasaya sundu. 1967’de Türk mühendislerin planlarıyla inşa edilen ilk otomatik bisküvi üretim tesisini kuran Eti, aynı yıl diğer klasik lezzet olan Eti Finger’ın üretimine başladı ve onu 1969’da Burçak izledi. 1976’da ilk bebe bisküvisi Cicibebe, 1978’de Türkiye’nin ilk hazır kızarmış ekmeği Etimek; 1980’de de kek Eti’nin üretimine başladığı ilklerden birkaçıdır.
17 Mayıs 2010 Pazartesi
5 Mayıs 2010 Çarşamba
Yaptığım Sunumlar
- ODTÜ Ar-Ge Günleri (28 Şubat 2011)
- Sürdürülebilir Rekabet ve İnovasyon (Beyazıt Zirvesi- İÜ SBF İşletme Kulübü)- Türkiye'den Yenilikçi Fikir Örnekleri (Mersin III. Bölgesel İnovasyon Forumu)
- Cumhuriyet Dönemi Ekonomi Politikaları (Yeditepe Ü. I. İktisat Kongresi 2010)
- İlk Hedef Akdeniz'di İkinci Hedef İktisat (Tarık Zafer Tunaya'yı Anma-İÜSBF Mezunlar Derneği)
1 Şubat 2010 Pazartesi
23 Haziran 2009 Salı
16 Haziran 2009 Salı
http://www.yenibiris.com röportajı
Gazeteci ve yazar Şafak Altun, bu ismi taşıyan son kitabında Türkiye ve dünyadan başarılı inovasyon örneklerini inceliyor. İşte yazarı en çok etkileyen yönetici ve şirketler...
Didem TEKİN
Şafak Altun’la daha önce birlikte çalışmıştık, ikimiz de TV habercisiydik o zamanlar. Araştırmaya çok meraklıydı, kitabını hazırlıyordu. Bugün biraraya geldiğimizde 11. kitabını devirmiş, yeni kitapların hazırlığında, bir yandan da NTV’de Projeler Müdürü olarak çalışan aynı üretken Şafak’ı görüyorum karşımda. Onunla Elma Yayınevi’nden çıkan bu son kitabını konuştuk, hem de nereden nereye gelmişiz sohbet ettik. Senli benli bir sohbet oldu, ben de yazıya dökerken bu şekilde kalsın istedim.
11 tane kitap... İkisi inovasyonla ilgili. Bu konuda özel bir çalışman oldu mu? Nasıl yazdın bunları?
Yıllardır hem kendim için okuyordum hem de yaptığım iş nedeniyle bazı bilgiler birikmeye başlamıştı. Mesleki anlamda da hep yazı işlerinin içinde olduğumuz için, baktım ki bunları da yazıya dökebiliyorum. Önemli olan elimizdeki bilgileri doğru şekilde kullanma. İnovasyon konusu da benim son zamanlarda el attığım konulardan birisi oldu. Bu konuda bir akademik çalışmam yok ama Türk Ekonomi Tarihi’ni ve farklılıkları yapan şirketleri bildiğim için bunları takip edip, daha sonra inovasyonla bağlantısını gördüğüm için bu konuda kitaplar yazmaya başladım.
Yayınevini nasıl ikna ettin?
İlk kitap basılırken referans isterler genelde ama, benim ilk kitabımı basan yayınevi tanıdık bir arkadaştı. Zaten ilk kitap basıldıktan sonra, o referans oluyor. Ama başka yayınevleri olduğu için yine de bir uğraş oluyor.
Satışlar nasıl gitti?
Bu kitaplar içerisinde 2 kitabım tekrar baskıya gitti. Bir yazar için kitabının tekrar baskıya gitmesi iyi bir şey çünkü, bu okunduğunu ve ilgi gördüğünü gösteriyor.
Yolsuzluğun Yüz Yıllık Tarihi, Popüler Ekonomi Sözlüğü, Cumhuriyet Ekonomisinin İlk Mücizeleri... Kimler okuyor kitaplarını?
İş çevremden dolayı patronların okuduğunu biliyorum, bir de üniversite öğrencileri ve akademisyenler okuyor.
Sayısız araştırmalarla şirketleri yakından inceleme fırsatın oldu. Kimler ayakta kalıyor?
Markaların yaşayabilmesi sadece tüketiciler açısından değil, çalışanlar açısından da önemli. Markanızı, sadece üretelim dışarıya da satalım diye düşünmemek gerekir. O elbette ki işin başka tarafı. Ama siz çalışanlar açısından da markanızı aşık ederseniz çalışanlarınıza, aslında o markanın propagandasını en iyi yapan kişiler çalışanlardır. Çalışanlar mutlu edilmeli, söz hakkı verilmeli, şeffaf bir politika güdülmeli ki o şirket çalışanları sayesinde ayakta kalsın.
Bizim ülkemizde hala eski yöntemlerle, çalışanlara söz hakkının tanınmadığı şekilde yönetilen şirketler var. Onlar da bir süre sonra bunu yapamıyorlar çünkü, artık çalışanlar şirketlerini seçiyor. Şirketi yücelten nitelikli çalışanlar, şirketlerin de bu çalışanlara yatırım yapması gerekiyor. Çoğu yeni fikir çalışanlardan geliyor, bunun örneklerini her yerde görüyoruz.
ÖZYEĞİN FARKI
İnovasyon örneklerinden aklında en çok kalan hangileri oldu? Özellikle patronlardan...
FİBA Yönetim Kurulu Başkanı Hüsnü Özyeğin’den bahsedebiliriz mesela. Önce şirketi kuruyor, sonra değerini yükseltip satıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun kar marjlarının daha yüksek olduğu yeni alanlara giriyor. Özyeğin’in başarısındaki en önemli nokta, iyi bir ekiple çalışması olmuştur. Sadece bununla yeterli kalmıyor, o ekibi uzun süre işin başında tutuyor. Ulaşılabilir bir patrondur, en alt kademedeki bir çalışan bile onu rahatlıkla arayabilir. Kilit adamlarını şirkete ortak ediyor ve uzun soluklu anlaşmalar yapıyor. Başarılı bir model oluşturduğunda o formatı geliştirip, yurt dışına açılıyor.
TAV Holding için de aynı şeyi diyebilirim. Hava alanı işletmeciliği ciddi kompleks, karmaşık bir yapıya sahip. A Takımı, Altın yakalılar ve Kızılderililer diye adlandırdığı bir yönetim modeli var onlarda. Üç grubun yetkinlikleri de farklı. Bazıları şantiyelerde görev yapmayı severken diğerleri ticareti yönetmeyi istiyor. Hepsinin rütbeleri, aldıkları para aynı.
Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım da önemli projelere imza atmış bir isim. Ekonomik olarak bağımsız bir Fenerbahçe yaratırken belki de en büyük dersi ezeli rakibi Galatasaray’dan aldı. UEFA Kupası’nı müzesine götüren Galatasaray’ın bu başarıyı gelire dönüştürememesi Yıldırım’a örnek oldu. En büyük ekonomik dönüşümü bu şekilde gerçekleştirdi. Böylece taraftarı müşteriye çevirerek bedava bilet uygulamasına son verdi. Şükrü Saraçoğlu Stadyumu Projesi, Yıldırım döneminin en önemli projesiydi.Her taraftarın biletinde belirtilen numaralı koltuğa oturmasını hedefleyerek, kombine satışında da “taraftar kart” yeniliğini getirdi. Şirketleşme projesini de hayata geçirerek Fenerbahçe’yi borsaya açtı. Dernek zihniyetinden kurtardığı Fenerbahçe, halka açılmada da rakiplerine fark attı. Bugün hisseleri halka arz edilen dört büyük takım arasında 1 milyon doları aşan piyasa değeriyle en değerli kulüp haline geldi.
GENÇLER BOMBARDIMAN ALTINDA
Bazı genç arkadaşlar için “onlara iş beğendiremiyoruz” deniyor. Yeni nesil çalışanlara uyum sağlamanın yolları aranıyor gelişmiş ülkelerde. Ne öneriyorsun onlara?
Gençlerin de ilk etapta vasıflarının artması için bir süre donanımlarını geliştirebilecek birşeyler yapmaları gerekiyor. Hepimiz bunu yaşadık, okulla çalıştığımız yerde öğrendiklerimiz arasında çok fark var. Okulları bitirdikten sonra insanlar sıfırdan başlıyorlar. Bana zaman zaman akıl danışanlar oluyor. Gençlere çok fazla birşey diyemiyorum çünkü, onlarda sistem yüzünden bir bombardıman altında. Para kazanmak çok önemli ama biliyoruz ki, insanlar para kazanmak için yola çıkarlarsa para kazanamazlar. Başarı bir yolculuksa, öncelikle o işi iyi yapmak için kafa yormalıyız. Mesela Facebook’u kuranlar bunu para kazanmak için yapmadılar, sadece kendi aralarında iletişim sağlamak için yaptılar. Sonradan iş fikri olabileceği akıllarına geldi .
İşi öğrenmeden işin kolayına kaçmak... İnsan kaynakları kültürü olarak en büyük eksikliğimiz bu bence.
İnovasyon yaratmaları konusunda ne diyeceksin?
Aslında biraz kafalar da şu konuda karışıyor; inovasyon çok önemli işlerin yapılacağı, herkesin yapabileceği bir iş olmaması gibi bir düşünce var insanların kafasında. Aslında bu %1’lik kısmı. %99’luk kısmı bir alanda kullanılan bir fikrin veya varolan birşeyin başka bir alana kaydırmakla oluyor. 8 tane inovasyon çeşidi var. Size zaman kazandıracak, tasarruf edebileceğiniz, toplumsal sonuçları olan yapabileceğiniz birçok şey size inovasyon olarak dönebilir. O nedenle çok geniş düşünmek gerekiyor, gözlemlemek gerekiyor.
Bundan sonraki hedeflerin neler? Yazmaya devam mı?
Yazmaya devam edeceğim, kafamda birşeyler var. Eylül’e doğru Popüler Ekonomi Sözlüğü diye bir kitabım çıkacak. Türk Ekonomi hayatında popüler olmuş, ekonomi olaylarının özet şekilde anlatıldığı bir çalışma olacak. Ve olursa yine inovasyon konusunda kitap çalışmam olabilir.
Peki TV haberciliğinin dışında Açık Radyo’da da programcılık yaptın. Radyo daha mı keyifliydi?
Aslında radyo daha heyecanlıydı çünkü, sürekli yeni bir şeyler deniyorduk. Radyonun yeri ayrıdır ama televizyon için bunu söyleyemiyorum. Haber merkezindeysen yapacağın iş belli, patlama nerdeyse oradasın. Hep derler ya; söz uçar, yazı kalır. Yazılı basının tadını aldıktan sonra, her şey bambaşka. Şu an daha mutluyum.
27 Mayıs 2009 Çarşamba
Made In Zeki Triko

Zeki Triko markasının kurucusu ünlü işadamı Zeki Başeskioğlu’nun yarım asırlık ticari mücadelesi kitap haline geldi. Gazeteci-yazar Şafak Altun tarafından kaleme alınan Kapital Medya Yayınları tarafından çıkarılan kitapta, Başeskioğlu’nun Zeki Triko’yu nasıl bir dünya markası haline getirmesinin ayrıntılarına yer veriliyor.
Kitabın ilk bölümünde, Dünya Ekonomik Krizi’nin tüm şiddetiyle yaşandığı 1930’lu yıllarda
Antalya’nın Akseki ilçesinde fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Başeskioğlu’nun çocukluk günleri anlatılıyor. İkinci Dünya Savaşı dönemi, 12 yaşında sıfır sermayeyle Akseki’den yola çıkan Başeskioğlu, Aydın’ın Çine ilçesinde çırak olarak bir manifaturacının yanında çalışmaya başlıyor. Bir süre sonra kendi ayakları üzerinde durmaya başlayan küçük Zeki, farklı satış taktiklerini kendi kendine keşfetmeye başlıyor. Balonları şişmiş bir şekilde satmayı, pazarda çorapların birer teklerini kalabalıkların üzerine fırlatarak dikkat çekmeyi ve müşterisizlikten zarar eden otobüsü zararı olmayan bir yöntemle kâra geçirmesi, onun ileride yapacağı “büyük işlerin” ön provası gbi işler oluyor.
1950’li yıllarda Ege’nin en büyük toptancı oluyor ancak “hayalleri” Aydın’ın sınırlarını aşmaya başlıyor. 1957’de Aydın’dan İstanbul’a göç edince, trikoculuktaki başarısını, mal satmak için sunumda yarattığı ilk ekspozisyonlar (sergileme) takip ediyor. Sektöründe Türkiye’nin ilk ihracatını gerçekleştiren, esnemez kumaştan ilk konfeksiyon ürünlerini yapan Başeskioğlu, “mini eteği” dünyaya tanıtan Jean Shrimpton’u ülkenin ilk yabancı mankeni olarak Türkiye’ye getiriyor. Dönemin popüler yıldızları, Zeki’nin ilk mankenleriydi. 1962’de Zeki’nin mankenlik teklifi kabul eden Türkiye Güzeli Nebahat Çehre ile Beyoğlu’nda sinema antraklarında gösteri düzenliyor. Çehre’den sonra nam-ı diğer “taş bebek” Gönül Yazar da Zeki’ye mankenlik yapan bir başka ünlü isim oluyor. 1967’de Hilton’da yapılan ilk profesyonel defilenin düzenlenmesini ünlü tiyatrocu Haldun Dormen, sunumunu ünlü şovmen Orhan Boran yaparken Tolga Aşkıner, Çağla Kurtuluş, ve Başak Gürsoy gibi mankenler de görev alıyor. Günümüz tiyatro dünyasının en önemli isimlerinden biri olan Ali Poyrazoğlu da defilelerinde görev alan isimlerden biriydi. Zeki; Cemil İpekçi, Sadık Kızılağaç, Hakan Elyaban gibi günümüz moda dünyasının ünlülerinin ilk çalıştığı yerler oluyor.
1984’te mayo üretimine başladığında Zeki Triko’nun mayolarını ilk giyen ünlülerden biri dünya şampiyonu ünlü Alman sporcu Ulrike Meyfarth’tı. Kurum olarak Zeki Triko’nun en önemli refleksi, ileride top model olacak mankenleri önceden hissedebilme özelliğine sahip olmasıydı. Bu özellik ona önemli bir üstünlük sağlıyordu. Bulduğu yeni yüzler içinde en çok ses getireni ve markayla özdeşleşeni, 90’ların ‘ilah’ı Cindy Crawford’tan başkası değildi. Başeskioğlu, daha o günlerde “benli kız” dediği bu genç modelin bir süre sonra dünyanın en ünlü mankenlerinden biri olacağını hissetmişti. Cindy Crawford’u ilk olarak, katalog çekimlerinde kullandı daha sonra onunla Türkiye’de ilk defile yaptı. En çok getiren ses getiren defilelerinden biri de, ünlü top model Naomi ve annesi Valerie’yi birlikte aynı podyuma çıkardığı Fransa defilesi oldu. Zeki’nin, Crawford ve Naomi’nin yanısıra aralarında, Claudia Schiffer, Tyra Banks, Eva Hergizova, Latetita Casta, Adriana Karembeu gibi 30 yakın dünyanın gerçek top modeliyle çalışan dünyadaki ikinci Türkiye’deki ilk ve tek Türk firması oldu. Bugüne kadar, uluslararası 50 dergiye kapak ve haber olan Zeki’nin top modellerle çalışmasının altında akıllıca planlanmış bir pazarlama stratejisi yatar. Normalde iç sayfalarda kaybolup gidecek bir defile, uluslararası üne sahip bir mankenin katılımıyla yapılan iş habere dönüşerek gazetelerin birinci sayfasına taşınıyor ve böylelikle hiçbir masrafa katlanmadan ikinci bir “gizli reklam” yapılmış oluyordu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)