Etohum’un ve Özyeğin Üniversitesi’nin 29 Eylül Cumartesi günü düzenlediği ‘Başarısızlık Zirvesi’nde başarılı girişimciler ve iş dünyasının önde gelen isimleri kendi başarısızlık öykülerini anlattı. Moderatörlüğünü Burak Büyükdemir’in yaptığı zirvenin ilk panelinde Cem Duran, Lütfi Demirci, Yusuf Yıldırım, Bora Kızıl, Oktay Yılmaz ve Şafak Altun, bugüne kadar girişimci kimliğiyle yaptıkları hatalardan ve bu hatalardan çıkardıkları derslerden bahsettiler
Gazeteci-yazar Şafak Altun'un şimdiye kadar yayınlanmış kitap ve makaleleri hakkında kısa bilgiler bulabilir, kendisiyle irtibata geçebilirsiniz. safakaltun3@gmail.com
1 Ekim 2012 Pazartesi
5 Mart 2012 Pazartesi
14 Kasım 2011 Pazartesi
Doğanın İnovasyonu'nun Radikal Kitap'taki tanıtım yazısı
Devrimin ayak sesleri
04/11/2011
Efendisi değil küçük bir parçası olduğumuz su yaşlı, yorgun dünyamız için 'ne yapabiliriz?' diyorsanız 'Doğanın İnovasyonu' ufuk açıcı ve yol gösterici olabilir
Köpekbalığının derisindeki dişçikler, hızlı yüzmek isteyenler için mayo firması Speedo ya ilham verdi.
GÖZDE AKGÜNGÖR PAMUKArşivi
Antikite’nin dev ismi Homeros, muhteşem yapıtları ‘İlyada’da insanın insanla, ‘Odysseia’da ise insanın doğayla mücadelesini ‘tatlı tatlı’ anlatıyordu. Bin yıllar geçti aradan, insanlık bu mücadelenin peşinden hala ihtirasla koşuyor. Doğayla insanlığın ilişkisi bir iktidar ilişkisinden parça-bütün ilişkisine geçemedi hala. Hep o eski hikaye; doğanın efendisi olduğumuzu düşünerek hunharca tahrip ediyoruz ve o da kendisini yenilemeye çalışıyor... Peki hikayenin yeni kısmı nedir? Şafak Altun, ‘Doğanın İnovasyonu’ adlı kitabında işte bunu anlatmış. Doğaya hükmetmekten vazgeçip doğanın üretim biçimlerini modelleyemez miyiz? Kitabın alt başlığı da bu zaten: ‘İnovasyon İçin Doğadan İlham Al’. Şirketler günü kurtarma peşinde doğayı tahrip etmenin bir süre sonra aslında bumerang etkisiyle geri dönüp, kendi üretim alanlarına ve belki ham maddelerine de zarar verdiğini yavaş yavaş görüyorlar. Bu durumda da ‘sürdürülebilir, yeni ve zararsız’ teknoloji arayışına giriyorlar. Altun’un çalışması tam da bu noktada önem kazanıyor. Çünkü doğanın o gizemli işleyişini, bir “bilim muhabiri” hassasiyetiyle gözler önüne seriyor.
Doğa hiç çöp üretmeden 3,8 milyar yıldır kendi kendini besleyen bir ‘üretim sistemi’ni başarıyla idare ediyor. Bu öyle bir sistem ki bir işletme için aranılan bütün özelliklerin hepsi onda mevcut. Doğanın tasarımlarında en az malzeme ve enerjiyle en fazla verim alınabiliyor. Kendi kendini onarma özelliğine de sahip olan bu sistem, geri dönüşümlü ve çevreci. Üstüne üstlük, doğanın isimsiz neferleri sessiz çalışıyor; estetik, dayanıklı ve uzun ömürlü olmaları nedeniyle teknolojik çalışmalara da örnek teşkil ediyorlar. Burada üstünde durulan temel kavramlar biyomimikri ve biyomimetik. Her ikisi de, doğadaki modelleri inceleyip, doğanın tasarımlarını taklit ederek çözüm üreten bilim dalları. Doğadaki tasarımlar örnek alınarak yapılan aletlere, özellikle nanoteknoloji, robot teknolojisi, yapay zeka, tıbbi endüstri ve askeri donanım gibi alanlarda kullanılmak için gerek duyuluyor. Başka şekilde elde edilemeyecek fikir ve araçlar gösteren doğadan devşirilen yöntemler, girişimcilerin yenilikler yaratmasına yol açıyor. Altun’un kitabı yazmaktaki amacı, örnekler üzerinden girişimcilere esinlenebilecekleri fikirler vererek, ekonominin ve toplumun işine yarayabilecek inovasyonlar yaratmalarını sağlamak. Çünkü iyi örnekleri paylaşmak “umudu besler, başkalarını yüreklendiriyor ve kendimizi sorgulamamıza neden” diyor.
Köpeğin tüylerindeki pıtraktan aya
Kitapta bazı bilim insanlarına göre yaşadığımız tüm sorunların çözümünün doğada mevcut olduğu örneklerle anlatılıyor. Örneğin, nilüfer çiçeğinin yaprağı köklü bir nanoteknolojik değişikliğe yol açtı, binaların dış cephelerinin kir ve leke tutmaması için üretilen dış cephe boyaları, kir ve leke tutmayan akıllı tekstil ürünleri, seramik sektörü ve şampuanlar bu yaprağın özelliklerinden esinlenerek üretildi. Yaprağın yüzeyi, suyla temas ettiği anda, suyun cıva gibi boncuk haline gelip akmasını sağlayan, kiri de beraberinde götüren mumsu mikro ve nano bir yapıya sahip.
“Cırt cırt” diye bildiğimiz yapışan ve çekince birbirinden ayrılan iki parçalı fermuar ‘velcro’ serüveni, İsviçreli bilim insanı George de Mestral’in köpeğinin tüylerine yapışmış bir pıtrağı çıkartıp incelemesiyle başladı. Pıtraktaki kancaların yapışkanlığından etkilenen Mestral, bu tasarımdan hareketle iki parçalı bir kopça yarattı. Velcro, uzay elbisesi parçalarını bir arada tutmak için en ideal fermuar olduğundan defalarca aya gitti.
Kitaptaki can alıcı birkaç örnek daha. Hızlı trenlerde, iki farklı ortam arasındaki geçişlerde yaşanan ses patlaması sorunu, yalıçapkını kuşunun burnu taklit edilerek aşılmış. Suyun içinde daha hızlı yüzmek isteyenler için köpekbalığının derisindeki sürtünmeyi azaltıp hızı artıran dişçikler, ünlü mayo firması Speedo’nun ‘Fastskin’ (Hızlı Deri) mayosunun esin kaynağı olmuş. Ağacı saniyede yirmi iki kez gagalayabilen ağaçkakanın mekanik şoku emen yapısı, otomobilden uzay mekiğine kadar birçok aracı, daha güvenli ve sağlam hâle getirmiş. Zimbabve’de 1996’da yapılan Eastgate binasının soğutma sistemi tamamen termitelrin yuvalarındaki havalandırma sistemi örnek alınarak tasarlanmış.
Altun titizlikle araştırdığı biyomimikri kavramını hem akıcı ve eğlenceli bir dille işlemiş hem de girişimci ruhlar için pek çok ilham verici iş fikirleriyle bezemiş. Kitabında öyle örnekler var ki, hayata geçirilse kesinlikle bugünkü hayatımız çok daha farklı olabilirdi. Düşünün bir kere bir torba çimentoyu üretmek için arkamızda koca bir yıkım bırakıyoruz. Ancak istiridye sert kabuk üretmenin yolunu milyonlarca yıl önce bulmuş. Altun haklı olarak soruyor: Neden ateşböcekleri gibi biz de enerji üretmeyelim? Normal bir elektrik ampulü enerjisinin yüzde 98’ini ısı olarak kaybediyor. Ama ateşböcekleri neredeyse sıfır enerji kaybıyla ‘soğuk’ ışık üretiyor. Hem de öyle kimseyi yakmadan, haşlamadan. Peki bu örneğe ne demeli? Ayağıyla su içebilen “dikenli şeytan” isimli kertenkele havadaki nemi tutarak su ihtiyacını karşılamanın bir yolunu bulmuş.
Tüketici Nike’ı nasıl ehlileştirdi?
Biz tüketici olarak inovasyonun neresindeyiz? Elbette inisiyatif kullanarak üreticinin stratejisini değiştirmesi konusunda baskı yaratacak güç olarak görebiliriz kendimizi. 1996 yılında Life dergisinde yayımlanan çocuk isçiler konusundaki yazı ve diktiği futbol toplarının ortasında görünen çocuk işçi fotoğrafı hepimizin hafızasında. Altun zihinlere kazınan bu fotoğrafın yarattığı toplumsal baskının, Nike’i ‘sürdürülebilirlik’ ilkesiyle hareket etmeye ittiğini söylüyor. Bizden bir örnek ise Yuvarlakçay’daki hidroelektrik santrali (HES) direnişi. Muğla Köyceğiz’e bağlı Yuvarlakcay’da köylüler ve çevrecilerin 4 ay çadır kurup nöbet tutmaları Akfen Holding’in projeden vazgeçmesini sağlamıştı.
Tüketmemek de elbette bir seçenek, çünkü kapitalizm aslında sürdürülebilirliği ‘insanlar el ele tutuşsa birlik olsa uzansak sonsuza’ gibi bir idealle değil elbette kendi ayağına sıkmamak için dikkate alıyor. Altun, şirketlerin çevreci ürünler ve çevreci üretim süreçleriyle aslında kar elde ederek bir cazibe yarattığını da aktarıyor. Örneğin General Electric’in çevreci çözümler üreten iskolu Ecomagination’in 20 milyar dolarlık ciroya ulaşması gibi. Efendisi değil küçük bir parcası olduğumuz su yaşlı, yorgun dünyamız için ‘ne yapabiliriz?’ diyorsanız ‘Doğanın İnovasyonu’ ufuk açıcı ve yol gösterici olabilir. Tam da çocuklarına nasıl bir dünya bırakacağını ciddiye alanlarla, ekonominin geleceğinin nerede olacağını bilmek isteyenlere göre bir kitap.
DOĞANIN İNOVASYONU
Şafak Altun
Elma Yayınevi
2011, 168 sayfa, 13 TL.
04/11/2011
Efendisi değil küçük bir parçası olduğumuz su yaşlı, yorgun dünyamız için 'ne yapabiliriz?' diyorsanız 'Doğanın İnovasyonu' ufuk açıcı ve yol gösterici olabilir
Köpekbalığının derisindeki dişçikler, hızlı yüzmek isteyenler için mayo firması Speedo ya ilham verdi.
GÖZDE AKGÜNGÖR PAMUKArşivi
Antikite’nin dev ismi Homeros, muhteşem yapıtları ‘İlyada’da insanın insanla, ‘Odysseia’da ise insanın doğayla mücadelesini ‘tatlı tatlı’ anlatıyordu. Bin yıllar geçti aradan, insanlık bu mücadelenin peşinden hala ihtirasla koşuyor. Doğayla insanlığın ilişkisi bir iktidar ilişkisinden parça-bütün ilişkisine geçemedi hala. Hep o eski hikaye; doğanın efendisi olduğumuzu düşünerek hunharca tahrip ediyoruz ve o da kendisini yenilemeye çalışıyor... Peki hikayenin yeni kısmı nedir? Şafak Altun, ‘Doğanın İnovasyonu’ adlı kitabında işte bunu anlatmış. Doğaya hükmetmekten vazgeçip doğanın üretim biçimlerini modelleyemez miyiz? Kitabın alt başlığı da bu zaten: ‘İnovasyon İçin Doğadan İlham Al’. Şirketler günü kurtarma peşinde doğayı tahrip etmenin bir süre sonra aslında bumerang etkisiyle geri dönüp, kendi üretim alanlarına ve belki ham maddelerine de zarar verdiğini yavaş yavaş görüyorlar. Bu durumda da ‘sürdürülebilir, yeni ve zararsız’ teknoloji arayışına giriyorlar. Altun’un çalışması tam da bu noktada önem kazanıyor. Çünkü doğanın o gizemli işleyişini, bir “bilim muhabiri” hassasiyetiyle gözler önüne seriyor.
Doğa hiç çöp üretmeden 3,8 milyar yıldır kendi kendini besleyen bir ‘üretim sistemi’ni başarıyla idare ediyor. Bu öyle bir sistem ki bir işletme için aranılan bütün özelliklerin hepsi onda mevcut. Doğanın tasarımlarında en az malzeme ve enerjiyle en fazla verim alınabiliyor. Kendi kendini onarma özelliğine de sahip olan bu sistem, geri dönüşümlü ve çevreci. Üstüne üstlük, doğanın isimsiz neferleri sessiz çalışıyor; estetik, dayanıklı ve uzun ömürlü olmaları nedeniyle teknolojik çalışmalara da örnek teşkil ediyorlar. Burada üstünde durulan temel kavramlar biyomimikri ve biyomimetik. Her ikisi de, doğadaki modelleri inceleyip, doğanın tasarımlarını taklit ederek çözüm üreten bilim dalları. Doğadaki tasarımlar örnek alınarak yapılan aletlere, özellikle nanoteknoloji, robot teknolojisi, yapay zeka, tıbbi endüstri ve askeri donanım gibi alanlarda kullanılmak için gerek duyuluyor. Başka şekilde elde edilemeyecek fikir ve araçlar gösteren doğadan devşirilen yöntemler, girişimcilerin yenilikler yaratmasına yol açıyor. Altun’un kitabı yazmaktaki amacı, örnekler üzerinden girişimcilere esinlenebilecekleri fikirler vererek, ekonominin ve toplumun işine yarayabilecek inovasyonlar yaratmalarını sağlamak. Çünkü iyi örnekleri paylaşmak “umudu besler, başkalarını yüreklendiriyor ve kendimizi sorgulamamıza neden” diyor.
Köpeğin tüylerindeki pıtraktan aya
Kitapta bazı bilim insanlarına göre yaşadığımız tüm sorunların çözümünün doğada mevcut olduğu örneklerle anlatılıyor. Örneğin, nilüfer çiçeğinin yaprağı köklü bir nanoteknolojik değişikliğe yol açtı, binaların dış cephelerinin kir ve leke tutmaması için üretilen dış cephe boyaları, kir ve leke tutmayan akıllı tekstil ürünleri, seramik sektörü ve şampuanlar bu yaprağın özelliklerinden esinlenerek üretildi. Yaprağın yüzeyi, suyla temas ettiği anda, suyun cıva gibi boncuk haline gelip akmasını sağlayan, kiri de beraberinde götüren mumsu mikro ve nano bir yapıya sahip.
“Cırt cırt” diye bildiğimiz yapışan ve çekince birbirinden ayrılan iki parçalı fermuar ‘velcro’ serüveni, İsviçreli bilim insanı George de Mestral’in köpeğinin tüylerine yapışmış bir pıtrağı çıkartıp incelemesiyle başladı. Pıtraktaki kancaların yapışkanlığından etkilenen Mestral, bu tasarımdan hareketle iki parçalı bir kopça yarattı. Velcro, uzay elbisesi parçalarını bir arada tutmak için en ideal fermuar olduğundan defalarca aya gitti.
Kitaptaki can alıcı birkaç örnek daha. Hızlı trenlerde, iki farklı ortam arasındaki geçişlerde yaşanan ses patlaması sorunu, yalıçapkını kuşunun burnu taklit edilerek aşılmış. Suyun içinde daha hızlı yüzmek isteyenler için köpekbalığının derisindeki sürtünmeyi azaltıp hızı artıran dişçikler, ünlü mayo firması Speedo’nun ‘Fastskin’ (Hızlı Deri) mayosunun esin kaynağı olmuş. Ağacı saniyede yirmi iki kez gagalayabilen ağaçkakanın mekanik şoku emen yapısı, otomobilden uzay mekiğine kadar birçok aracı, daha güvenli ve sağlam hâle getirmiş. Zimbabve’de 1996’da yapılan Eastgate binasının soğutma sistemi tamamen termitelrin yuvalarındaki havalandırma sistemi örnek alınarak tasarlanmış.
Altun titizlikle araştırdığı biyomimikri kavramını hem akıcı ve eğlenceli bir dille işlemiş hem de girişimci ruhlar için pek çok ilham verici iş fikirleriyle bezemiş. Kitabında öyle örnekler var ki, hayata geçirilse kesinlikle bugünkü hayatımız çok daha farklı olabilirdi. Düşünün bir kere bir torba çimentoyu üretmek için arkamızda koca bir yıkım bırakıyoruz. Ancak istiridye sert kabuk üretmenin yolunu milyonlarca yıl önce bulmuş. Altun haklı olarak soruyor: Neden ateşböcekleri gibi biz de enerji üretmeyelim? Normal bir elektrik ampulü enerjisinin yüzde 98’ini ısı olarak kaybediyor. Ama ateşböcekleri neredeyse sıfır enerji kaybıyla ‘soğuk’ ışık üretiyor. Hem de öyle kimseyi yakmadan, haşlamadan. Peki bu örneğe ne demeli? Ayağıyla su içebilen “dikenli şeytan” isimli kertenkele havadaki nemi tutarak su ihtiyacını karşılamanın bir yolunu bulmuş.
Tüketici Nike’ı nasıl ehlileştirdi?
Biz tüketici olarak inovasyonun neresindeyiz? Elbette inisiyatif kullanarak üreticinin stratejisini değiştirmesi konusunda baskı yaratacak güç olarak görebiliriz kendimizi. 1996 yılında Life dergisinde yayımlanan çocuk isçiler konusundaki yazı ve diktiği futbol toplarının ortasında görünen çocuk işçi fotoğrafı hepimizin hafızasında. Altun zihinlere kazınan bu fotoğrafın yarattığı toplumsal baskının, Nike’i ‘sürdürülebilirlik’ ilkesiyle hareket etmeye ittiğini söylüyor. Bizden bir örnek ise Yuvarlakçay’daki hidroelektrik santrali (HES) direnişi. Muğla Köyceğiz’e bağlı Yuvarlakcay’da köylüler ve çevrecilerin 4 ay çadır kurup nöbet tutmaları Akfen Holding’in projeden vazgeçmesini sağlamıştı.
Tüketmemek de elbette bir seçenek, çünkü kapitalizm aslında sürdürülebilirliği ‘insanlar el ele tutuşsa birlik olsa uzansak sonsuza’ gibi bir idealle değil elbette kendi ayağına sıkmamak için dikkate alıyor. Altun, şirketlerin çevreci ürünler ve çevreci üretim süreçleriyle aslında kar elde ederek bir cazibe yarattığını da aktarıyor. Örneğin General Electric’in çevreci çözümler üreten iskolu Ecomagination’in 20 milyar dolarlık ciroya ulaşması gibi. Efendisi değil küçük bir parcası olduğumuz su yaşlı, yorgun dünyamız için ‘ne yapabiliriz?’ diyorsanız ‘Doğanın İnovasyonu’ ufuk açıcı ve yol gösterici olabilir. Tam da çocuklarına nasıl bir dünya bırakacağını ciddiye alanlarla, ekonominin geleceğinin nerede olacağını bilmek isteyenlere göre bir kitap.
DOĞANIN İNOVASYONU
Şafak Altun
Elma Yayınevi
2011, 168 sayfa, 13 TL.
9 Kasım 2011 Çarşamba
3 Haziran 2011 Cuma
29 Nisan 2011 Cuma
Kalder Bursa "Yenileşim ve Gelecek Sempozyumu"
18 Mart 2011 Cuma
29 Ekim 2010 Cuma
11 Ekim 2010 Pazartesi
Öncü Girişimciler - 11 Ekim 2010 Milliyet

Türkiye’nin ilkleri
Türkiye’de yaşamımıza giren ama üzerinde çok düşünmediğimiz bazı kurumlar ve firmaların ilk kuruluş yıllarına gitmek istiyorsanız, bu kitabı okuyun
GÜLDEN ÖKTEM
Türkiye’de ilk çikolata fabrikasını kim kurdu? İlk yerli ampul nasıl üretildi? İlk makarnayı kim üretti? İlk KOBİ’lerin temelleri nasıl atıldı? İlk kot pantolonu kim yaptı? İlk modern ilaç fabrikasını kim kurdu? Tüm bu soruların yanıtlarını, Şafak Altun’un Elma Yayınevi’nden çıkardığı “Öncü Girişimciler” kitabında buluyoruz. Yazar, kitabında Eti, Koç Holding, Eczacıbaşı, Hacı Şakir, Atatürk Orman Çiftliği, Tariş gibi Cumhuriyet’in ilk kurumlarının kuruluş hikâyelerine yer veriyor. Altun, Cumhuriyet dönemindeki krizlere rağmen ayakta kalmayı başaran, hepimizin adını bir şekilde bildiği, kendi alanında Türkiye’nin ilklerinden biri olma vasfını taşıyan kurumların serüvenlerini anlatıyor. “Öncü Girişimciler / Türkiye’nin ilkleri”nde kurumların fotoğrafları da var. İşte, bazı kurumların kısa öyküleri:Bomonti Bira Fabrikası:(Türkiye’de modern bira üretim tesisi)Adını İstanbul’un en eski semtlerinden birine de veren Bomonti bira fabrikası, Türkiye’de modern bira tekniğiyle imalata başlayan ilk bira üretim tesisi oldu. Sermayesi 2.5 milyon frank olan şirketin merkezi Cenevre’deydi ve Bomonti Bira, kuruluşundan kısa süre sonra ülke genelinde tekel haline geldi. Atatürk Orman Çiftliği:(İlk KOBİ’lerin temelleri)Tarımı kalkınmanın temel taşlarından biri olarak gören Atatürk, Ankara’ya modern bir çiftlik kurmaya karar verdi. Ağaç bile yetişmez denen yeri Atatürk kendi adına satın aldı. 1957’de ilk modern süt fabrikasının temellerinin atıldığı Atatürk Orman Çiftliği’nde modern ziraat ve hayvancılık teknikleri uygulanırken, kurulan örnek sanat atölyeleri ile (ilk KOBİ’ler) ilk sanayi kuruluşlarına kucak açan işlere imza atıldı. Uludağ Gazoz: (Yerli gazoz nasıl üretildi?)Bursa’nın simgelerinden olan Uludağ Gazoz’un hikâyesi 1877’de maden aramak için Bursa’ya gelen ve kimliği bilinmeyen bir Fransız madencinin krom ararken köylülerin yönlendirmesiyle ekşi bir su bulması ve bu suyun maden suyu olduğunu farketmesiyle başlar. Bu madencinin Saray’dan Talat Paşa, Fuat Bey ve Fuat Bey’in eniştesi Sıtkı Bey’le ortak olmasından sonra Keşiş Maden Suları, endüstriyel olarak ilk kez sişelenip satışa sunulur.SEKA: (İlk kâğıt fabrikası)1920’lerde kendi kâğıdını üretemeyen Türkiye’ye kâğıt, Orta Avrupa ülkelerinden döviz karşılığında getiriliyor, fabrikaların temsilcileri de bu işten komisyon alıyordu. İstanbul Darülfünun muallimlerinden Mehmet Ali Kâğıtçı, sanayinin kâğıt üzerine kurulu olması gerektiğini düşünüyordu. Kariyerinden vazgeçerek Almanya’ya giden Kâğıtçı, önceleri işçi olarak çalıştı, daha sonra da Fransa’ya geçerek kâğıt eğitimi aldı. Türkiye’ye döndüğünde kâğıt fabrikası kurmak isteyen Kâğıtçı’nın isteğine devlet önceleri sıcak bakmadı. Ancak, daha sonra Sümerbank’a bağlı olarak çalışması kararlaştırılan fabrikanın temeli 1934 yılında atıldı. 1936’da deneme üretimi yapılan İzmit Kâğıt Fabrikası’nda Türkiye’nin ilk kâğıdı üretildi. ETİ: (İlk hazır kızarmış ekmek Etimek)İsmini Hint uygarlığından alan Eti, 1961’de Firuz Kanatlı’nın kendi eliyle çizdiği ilk tesisinde kuruldu ve 1962’de Eskişehir’de üretimine başladı. İlk olarak Petit Beurre, Kremalı, Bademli gibi hepsi birer klasik olan lezzetleri piyasaya sundu. 1967’de Türk mühendislerin planlarıyla inşa edilen ilk otomatik bisküvi üretim tesisini kuran Eti, aynı yıl diğer klasik lezzet olan Eti Finger’ın üretimine başladı ve onu 1969’da Burçak izledi. 1976’da ilk bebe bisküvisi Cicibebe, 1978’de Türkiye’nin ilk hazır kızarmış ekmeği Etimek; 1980’de de kek Eti’nin üretimine başladığı ilklerden birkaçıdır.
Türkiye’de yaşamımıza giren ama üzerinde çok düşünmediğimiz bazı kurumlar ve firmaların ilk kuruluş yıllarına gitmek istiyorsanız, bu kitabı okuyun
GÜLDEN ÖKTEM
Türkiye’de ilk çikolata fabrikasını kim kurdu? İlk yerli ampul nasıl üretildi? İlk makarnayı kim üretti? İlk KOBİ’lerin temelleri nasıl atıldı? İlk kot pantolonu kim yaptı? İlk modern ilaç fabrikasını kim kurdu? Tüm bu soruların yanıtlarını, Şafak Altun’un Elma Yayınevi’nden çıkardığı “Öncü Girişimciler” kitabında buluyoruz. Yazar, kitabında Eti, Koç Holding, Eczacıbaşı, Hacı Şakir, Atatürk Orman Çiftliği, Tariş gibi Cumhuriyet’in ilk kurumlarının kuruluş hikâyelerine yer veriyor. Altun, Cumhuriyet dönemindeki krizlere rağmen ayakta kalmayı başaran, hepimizin adını bir şekilde bildiği, kendi alanında Türkiye’nin ilklerinden biri olma vasfını taşıyan kurumların serüvenlerini anlatıyor. “Öncü Girişimciler / Türkiye’nin ilkleri”nde kurumların fotoğrafları da var. İşte, bazı kurumların kısa öyküleri:Bomonti Bira Fabrikası:(Türkiye’de modern bira üretim tesisi)Adını İstanbul’un en eski semtlerinden birine de veren Bomonti bira fabrikası, Türkiye’de modern bira tekniğiyle imalata başlayan ilk bira üretim tesisi oldu. Sermayesi 2.5 milyon frank olan şirketin merkezi Cenevre’deydi ve Bomonti Bira, kuruluşundan kısa süre sonra ülke genelinde tekel haline geldi. Atatürk Orman Çiftliği:(İlk KOBİ’lerin temelleri)Tarımı kalkınmanın temel taşlarından biri olarak gören Atatürk, Ankara’ya modern bir çiftlik kurmaya karar verdi. Ağaç bile yetişmez denen yeri Atatürk kendi adına satın aldı. 1957’de ilk modern süt fabrikasının temellerinin atıldığı Atatürk Orman Çiftliği’nde modern ziraat ve hayvancılık teknikleri uygulanırken, kurulan örnek sanat atölyeleri ile (ilk KOBİ’ler) ilk sanayi kuruluşlarına kucak açan işlere imza atıldı. Uludağ Gazoz: (Yerli gazoz nasıl üretildi?)Bursa’nın simgelerinden olan Uludağ Gazoz’un hikâyesi 1877’de maden aramak için Bursa’ya gelen ve kimliği bilinmeyen bir Fransız madencinin krom ararken köylülerin yönlendirmesiyle ekşi bir su bulması ve bu suyun maden suyu olduğunu farketmesiyle başlar. Bu madencinin Saray’dan Talat Paşa, Fuat Bey ve Fuat Bey’in eniştesi Sıtkı Bey’le ortak olmasından sonra Keşiş Maden Suları, endüstriyel olarak ilk kez sişelenip satışa sunulur.SEKA: (İlk kâğıt fabrikası)1920’lerde kendi kâğıdını üretemeyen Türkiye’ye kâğıt, Orta Avrupa ülkelerinden döviz karşılığında getiriliyor, fabrikaların temsilcileri de bu işten komisyon alıyordu. İstanbul Darülfünun muallimlerinden Mehmet Ali Kâğıtçı, sanayinin kâğıt üzerine kurulu olması gerektiğini düşünüyordu. Kariyerinden vazgeçerek Almanya’ya giden Kâğıtçı, önceleri işçi olarak çalıştı, daha sonra da Fransa’ya geçerek kâğıt eğitimi aldı. Türkiye’ye döndüğünde kâğıt fabrikası kurmak isteyen Kâğıtçı’nın isteğine devlet önceleri sıcak bakmadı. Ancak, daha sonra Sümerbank’a bağlı olarak çalışması kararlaştırılan fabrikanın temeli 1934 yılında atıldı. 1936’da deneme üretimi yapılan İzmit Kâğıt Fabrikası’nda Türkiye’nin ilk kâğıdı üretildi. ETİ: (İlk hazır kızarmış ekmek Etimek)İsmini Hint uygarlığından alan Eti, 1961’de Firuz Kanatlı’nın kendi eliyle çizdiği ilk tesisinde kuruldu ve 1962’de Eskişehir’de üretimine başladı. İlk olarak Petit Beurre, Kremalı, Bademli gibi hepsi birer klasik olan lezzetleri piyasaya sundu. 1967’de Türk mühendislerin planlarıyla inşa edilen ilk otomatik bisküvi üretim tesisini kuran Eti, aynı yıl diğer klasik lezzet olan Eti Finger’ın üretimine başladı ve onu 1969’da Burçak izledi. 1976’da ilk bebe bisküvisi Cicibebe, 1978’de Türkiye’nin ilk hazır kızarmış ekmeği Etimek; 1980’de de kek Eti’nin üretimine başladığı ilklerden birkaçıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

